• 20/07/2024
  • Hoşgeldiniz

Yeni yaş almalar, yeni güzellikleri getirsin...

Yeni bir yas, yeni bir sayfa, yeni bir yazı ile yeniliklerimi karşılıyorum bugün.

10 Şubat doğum günümdü. Kendime verdiğim hediyelerle başladı günüm. Sabah saatlerinde muhteşem Deeksha enerji seansı ve ardından kendimi şımarttığım anlar sırasıyla günümü güzelleştirdi. Kadıköy’de bir kahvede oturdum. En sevdiğim içecek olan az şekerli türk kahvemi yudumlarken, masamı kendime aldığım frezya çiçekleri ile süsledim.

Şöyle bir geriye döndüm, baktım. 35 yıl nasıl geçmiş diye ayaküstü hesap yaptım. Hep derim, “önce kendini tanımalısın” diye. Kendini tanımalı insan, iç iletişimi doğru kurmalı içinde ki “diğer kendisi” ile. İşte ben de 35 yaşını doldurduğum en ilgi çekici dönüm noktamın köşe başında durmuş kendimi dinliyordum. “Vay be” diyordum. “35’ini de doldurdun ya koca kız, ne günlerden geçtin de bugün şuraya oturabildin?” dedim. Gözüm küçücük çilli bir çocuğa takılıp, derin bir nefes aldım. Kahvemden bir yudum daha aldım, ardından bunu yazmaya devam ettim.

1982 yılının kar yağan bir gününde annemin doğum sancıları başlamış ama ancak gece birde hastaneye gidebilmiş, annemin anlattığına göre sıkıyönetimin olduğu bir dönemde doğum sancılarının gelmesinden hep korkmuş ve korktuğu başına gelmiş. Saat gece bir de başlayan sokağa çıkma yasağında sancısı şiddetlenmeden önce hastaneye gitmişler. Sabah 6’ya çeyrek kalaya kadar acı çekmiş anneciğim ve sonunda sezaryenle beni dünyaya getirmiş. Kırmızı yanaklı, saçlarıyla yumuk yumuk ben, 4kilo tosuncuk olarak doğmuşum. Zaten o zamanlar sonografi de olmadığı için beni erkek bekliyorlarmış. Hatta futbolcu olacakmışım. Beni doğurtan rahmetli Dr. Metin Oralel’in de sonralarında bana anlattığı gibi, ayaklarımın büyüklüğünü anne karnında ölçmüş ve bu nedenle erkek olacağıma kanaat getirmiş. Tabi kız olup ayaklarımın büyük olabilme ihtimalini düşünememiş olsa gerek. Canım Metin Babam… Beni çocuğu gibi sever, herkese de öyle tanıştırırdı. O jinekolog değildi, o insandı, doktordu, sevgi doluydu. Sevgisini doğurttuğu çocuklarına vermişti ama kendi öz çocuğu olmamıştı hiç.

Kendime bir mektup yazmak için böyle başlamıştım, o gün. Sonra durdum, etrafıma baktım. İnsanlar, çocuklar nasıl telaşlı… Yürümüyor, sanki koşuyorlar... Oturduğum yerde de ben sanki gizlenmiş bir devekuşu edasıyla etrafı inceliyordum, gördüklerimi de zihnimde kendi yaşadıklarımla eşleştiriyordum. Mesela, benim de çevremde ki pek çok kişinin de ortak özelliği çocuklara olan sevgimizdir. Bir gün benim bir çocuğum olur mu bilemem ama tüm çocuklar benim çocuğum gibi hissediyorum. Çocukluk döneminde de neyin önemli olduğunu, nasıl davranılması gerektiğini az çok biliyorum. O yüzden çocukluk dönemi hep ilgimi çekti ve çalışmalarımda da bu döneme özellikle eğiliyorum.

Her yetişkin, çocuk olduğuna göre onları anlamak biz büyüklere düşer. Onları çözmek, yol göstermek, tembihlemek, doğruyu anlatmak, biz büyüklerin görevi. Aklımda deli fikirler… Çocuklarla ilgili birçok fikir böyle aklımdan geçerken, bir el dokundu omzuma. Doğum günümde bahsettiğim kahvemi bana küçük dostum Ediz getirdi. Çilli, sarışın çok tatlı bir çocuktu Ediz. Anne Rus asıllı, baba Türk’müş. Ne tatlıydın Ediz sen…

Ben de bu tatlı çocuklar için çantamda bulundurduğum çocuk kitaplarından birini imzalayarak vermek istedim. Tabiki, almadı, çekindi. Aile tembihlemişti belli ki. İyi de yapmıştı. Tanımadıklarından bir şey almamalıydı çocuklar. Tek şey hariç: kitap.

İmzaladığım o güzel çocuk kitabını cafenin işletmecisi, küçük Ediz’in dayısına verdim. Okuyacağı zamana kadar sizde kalsın dedim. Ardından küçük bey bana teşekkür lokumu getirdi, bir de çay vermek istemiş. Getirdiklerini masama koydu. Ben de resim çekinmek istediğimde, “bu bizim özelimiz” dedi, genç bir adam edasıyla. Çektirmedi fotoğraf, beni de şaşırttı. Çocukluğuma verdiğim bir hediye bana küçük bir dost kazandırdı ya.

Diyeceksiniz ki; bunu neden anlattın? Bunu kendime, kendinize, çocuklarla iletişimi nasıl kurmanız gerektiğine bir örnek olması için anlattım. O küçük dost, teşekkürünü öyle bir gözlerime bakarak etti ki! Baktı, baktı, baktıııı… Derinlere… En önemlisi, bir çocuğun gözlerinizin içine bakarak uzun uzun bakarak sarılmasıdır. Kocaman sarılması, ta kalbinize kadar...

Ah, hayat! Yolu yarılayınca hüzünlendirme bu kadar. Daldırma beni nefessiz kalacağım derinliklere. Bu yeni sayfa iyi insanlar, iyi işler ve iyiliklerle dolu olsun, o kadar.

Bu arada bir yerlerden mutlaka izliyorsun bizi sevgili Metin Babam, benim ayaklarım 41 oldu ve seni özledim. Daha çok kadına yardım edecektin, erken gittin. Seni seviyoruz.   

Serli Nişanyan